pergel'in yazdıkları

3/4/2008 - İslam ve Diğer Dinler

Kategori: Din ve inanc

Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika'da yedi milyon, Asya'da beş milyon, Avrupa'da iki milyon ve Afrika'da 100,000 kişi.


Tek bir Yahudiye 100 tane Müslüman düşmektedir. Buna rağmen Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler.


Nedenini hiç merak ettiniz mi?

 

Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time dergisi tarafından " Yüzyıl'ın Adamı " seçilen  Albert Einstein bir Yahudiydi. Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudiydi. Karl Marx, Paul Samuelson ve Milton Friedman da öyle.


İşte size ürettikleriyle tüm insanlığa zenginlik katmış olan Yahudilerden bazıları:


Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini verdi.
Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.

Albert Sabin çocuk felci aşısını daha da geliştirdi.
Gertrude Elion lösemiye karşı ilacı verdi.
Baruch Blumberg Hepatit B aşısını geliştirdi.
Paul Ehrlich frengiye karşı bir tedavi buldu. (cinsel temasla bulaşan bir hastalık).
Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandı.
Bernard Katz nöromüsküler iletişim ( kas -sinir sistemi arası iletişim ) alanında Nobel ödülü kazandı.
Andrew Schally endokrinoloji ( metabolik sistem rahatsızlıkları, diabet, hipertiroid ).

Aaaron Beck Cognitive Terapi (akli bozuklukları depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemi) geliştirdi.

Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
Stanley Cohen embriyoloji ( embriyon ve gelişimi çalışmaları ) dalında Nobel aldı.
Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yarattı.

 

Müslümanlar da dahil tüm hastalar Yahudilerin bu buluşlarından yararlanıyor, sağlığına kavuşuyor.

 

Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını, Benno Strauss pazlanmaz çeliği, Isador Kisse sesli filmleri, Emile Berliner telefon mikrofonunu ve Charles Ginsburg videotape kayıt makinesini, Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi, Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icad etti.
 

Son 105 yılda  14 milyon Yahudi bilim dalında 100’ün üzerinde Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman yalnızca üç Nobel kazandı. Neden Yahudiler bu kadar güçlü ?

 

Yahudi inancına bağlı ünlü yatırımcılar:


Ralph Lauren ( Polo ), Levi Strauss ( Levi's Jeans ), Howard Schultz ( Starbuck's ), Sergei Brin ( Google ), Michael Dell ( Dell Bilgisayar), Larry Ellison (Oracle ), Donna Karan ( DKNY), Irv Robbins ( Baskins & Robbins ) ve Bill Rosenberg ( Dunkin Dougnuts ).


Yale Üniversitesi'nin Başkanı Richard Levin bir Yahudidir.

 

Harrison Ford, George Burns, Tony Curtis, Charles Bronson, Sandra Bullock, Billy Crystal, Woody Allen, Paul Newman, Peter Sellers, Dustin Hoffman, Michael Douglas, Goldie Hawn, Cary Grant, William Shatner, Jerry Lewis ve Peter Falk'ın da Yahudi olduklarını biliyor muydunuz ?

 

Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler: Steven Spielberg, Mel Brooks, Oliver Stone, Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210 ), Neil Simon ( The Odd Couple ), Andrew Vaina ( Rambo 1 /2 / 3 ), Michael Mann (Starzky and  Hutch ), Milos Forman ( One Flew Over The Cuckoo's Nest, Amadeus ), Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat ), Ivan Reitman ( Ghostbusters ),
Kohen Kardeşler, William Wyler.

William James Sidis, 250-300 lük  I.Q  derecesiyle dünyanın gördüğü en parlak insandır. Bilin bakalım hangi dine mensuptur?

 

Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?
Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)

 

Gezegenimizde  yaklaşık 1 476 233 470 Müslüman yaşamaktadır. Asya'da 1 milyar, 400 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa'da, ve 6 milyon Amerika kıtasında.


Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri müslümandır. Her bir Hindu'ya iki müslüman
düşmektedir, her bir Budist'e karşılık iki müslüman vardır ve her bir Yahudi'ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.

 

Neden Müslümanların bu kadar kalabalığa rağmen neden güçsüz olduklarını hiç merak ettiniz mi ?

Nedeni şudur :

İslam Konferansı Örgütü'nün ( OIC ) 57 üyesi ülkelerin tümünde 500 adet üniversite bulunmaktadır ve üniversite başına üç milyon Müslüman düşmektedir.


Sadece ABD'de 5758 üniversite vardır.

2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi " Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi" hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.

 

UNDP tarafından toplanan verilere göre Hristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı neredeyse % 90 ve bunlardan 15 Hristiyan çoğunluğa sahip ülkede okuma-yazma oranı % 100 dür.

Müslüman dünyasında buna çok zıt bir durum olarak bir ülkenin okuma-yazma oranı oranı yaklaşık  % 40 olup, % 100 okur-yazar oranına sahip bir Müslüman ülke yoktur.

Hristiyan dünyasındaki "okur-yazar" ın % 98 i ilkokulu bitirmişken, Müslüman dünyasında bu oran % 50 dir.  Hristiyan dünyadaki okur-yazar ların % 40 ı üniversite mezunudur ve bu oran Müslüman dünyasında % 2 'yi geçememektedir.

 

Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı 230 olup her bilim adamına düşen Müslüman sayısı 1 milyon kişidir. ABD  her 1 milyon Amerikalıya karşılık yaklaşık 4000 bilim adamına, Japonya 5000 bilim adamına sahiptir.

Tüm Arap dünyasındaki tam zamanlı çalışan araştırmacı sayısı 35 000 kişidir ve her bir milyon Arap nüfusa 50 teknisyen düşmektedir. ( Bu sayı Hristiyan dünyasında bir milyon kişiye 1000 teknisyendir. ) Ek olarak İslam dünyası gayrı safi milli hasılasının yalnızca % 0.2 sini araştırma- geliştirme bütçesi olarak ayırmaktayken Hristiyan dünyası % 5 oranında araştırma-geliştirme fonu ayırmaktadır.

Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.

 

1000 kişiye düşen günlük gazete sayısı ve bir milyon kişiye düşen kitap çeşidi bilginin toplum içine yayılıp yayılmadığının iki önemli göstergesidir.


Pakistan'da 1000 kişiye 23 günlük  gazete düşerken bu sayı Singapur'da 360 dır. İngiltere'de her 1000 stand için 2000 çeşit kitap bulunurken, Mısır'da  kitap çeşidi 20 dir.

Sonuç: İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır.

 

Bilgi uygulamasının önemli göstergelerinden biri ileri teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki
oranıdır.

Pakistan'ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran % 1, Suudi Arabistan’ın % 0.3,
Kuveyt, Fas, ve Cezayir’in aynı şekilde % 0.3 tür. Singapur'da bu oran % 58 'dir.

Sonuç: İslam Dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir

 

Neden Müslümanlar güçsüzdür ?
Çünkü bilgi üretmiyoruz.

Neden Müslümanlar güçsüzdür ?
Çünkü bilgiyi yayamıyoruz.

Neden Müslümanlar güçsüzdür ?
Çünkü bilgiyi uygulamıyoruz.

 

Ve gelecek bilgi temelli toplumlara aittir.


İlginçtir, OIC üyesi 57 ülkenin gayrı safi milli hasılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır.


ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte, Çin 8 trilyon dolar, Japonya 3.8 trilyon dolar ve Almanya 2.4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. ( Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır. )

 

Petrol zengini Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar hep birlikte 500 milyar
dolarlık mal ve hizmet üretmektedirler ve bunların çoğu petroldür.


Mal ve hizmet üretimi İspanya'da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık
mal ve hizmet üretimi gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır.


İslam Dünyasının gayrı safi milli hasılasının tüm dünya gayrı safi milli hasılası içindeki oranı hızla
azalmaktadır.

 

O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür ?
Cevap: Eğitim Yoksunluğu


Tam anlamıyla söylersek kaliteli eğitim yoksunluğu.


Çok kesin biçimde söylersek akılcı olmayan, din eksenli ve çağdışı eğitim.

Dr.Faruk Saleem
Yazar, İslamabad

 

 

Bu forumda bu yazının ana fikrine uygun anlamda sayısız başlık açılmış ve tartışma yapılmıştır. Bu tartışmalarda yukarıdaki verileri ortaya döken ve eleştiren, ateistlerdir. Müslümanlar hep savunmaya geçmişler, suçu islamı yanlış anladıklarını veya yanlış uyguladıklarını düşündükleri “diğer” müslümanlara atmışlar, hiç bir zaman özeleştiriye, sorunu görmeye, kabullenmeye eleştirmeye yanaşmamışlardır. Oysa hatayı veya eksiği kabul etmek, o hatanın ya da eksikliğin giderilmesi için mutlaka gerekli ilk aşamadır.

 

Bazı müslümanlar da aymazlıkta iyice ileri giderek, bu tür eleştirilerin amaçlı olduğunu, islamın bilimi koruduğunu, teşvik ettiğini söylemişlerdir. Hatta tarihten örnekler vererek müslümanların bilimde ve edebiyatta ne kadar ileri gittiklerini anlatıp durmuşlardır. Elinde övünecek bir değeri olmayan, eski defterleri karıştırır.

 

Yukarıdaki yazıda özellikle ve çoğunlukla Yahudi bilim adamı, sanatçı ve işadamlarından örnekler verilmiştir. Bunun nedeni, dünyada en az nüfusa sahip bir dinin ne denli çok sayıda önemli isim çıkardığını vurgulamaktır. Bu elbette Yahudiliğin en iyi din olduğunu ima etmek için yapılmamıştır. Niceliğin değil, niteliğin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak içindir. Oysa müslümanlar bu vurguyu asla görmek istemezler ve görünmesini engelleyebilmek için de islam dünyasında genel bir Yahudi düşmanlığı vardır. Elbet yahudilerin bu güçlerini kötüye kullandıklarını görebiliyoruz, ama kendi çıkarlarını yine kendi yetenek ve başarılarıyla kollayıp koruyorlar. Bizim ne kadar hoşumuza gitse de, gitmese de. (Müslümanların Yahudi düşmanlığı bu nedenle değildir. Müslümanlar, geleneksel olarak, Muhammed zamanından başlamak üzere Yahudi düşmanıdırlar. Yani düşmanlıkları, bir anlamda dinlerinin gereğidir.)

 

Bu foruma yazan müslümanlardan bir ricam var. Bu foruma yazan ateistleri uzaydan gelmiş veya anne babaları ateist dinine(!) mensup oldukları için ateist olmuş tuhaf varlıklar sanmaktan ve eleştirileri hiç düşünmeksizin inançlarına yöneltilmiş tacizler olarak algılamaktan vaz geçsinler.

 

Ateistler de sizler gibi bu ülkenin vatandaşlarıdır. Müslüman ülkelere yönelik her eleştiri, her olumsuzluk biz ateistlere de yapılmış demektir. Bizim de malımız mülkümüz, babamızın mezarı, çocuğumuzun okulu, işimiz, emekli sandığımız, geçmişimiz ve geleceğimiz bu ülkededir. İslamın bu ülkeyi yukarıdaki araştırma yazısında görüldüğü klasmana düşürmüş olmasından sizler kadar bizler de etkileniyoruz. Bir inancın, insanı bu yerlere düşürmemesi gerekir. Sizin inancınız olan islamın da düşürmemesi gerekirdi. Bunların nedenlerinin yarısı islamdansa, yarısı da o dinin inançlısı olan sizler yüzündendir. İslamın değişmeyeceğini ileri sürerek inatla değişime ayak direyen siz müslümanlar, diğer dinlerin inançlılarının dinlerini gelişimin ve insanlık adına yapılan bilimsel araştırmaların ve buluşların önünden kaldırıp vicdanlarına koydukları için şimdi müslümanların düşmüş oldukları durumdan çıkmış, kurtulmuşlardır. Zaten din için en temiz yer, vicdanlardır. Din sömürücüsü lordların, politikacıların, hocaların, şeyhlerin, din alimlerinin, ağzı, eli, cebi, cepkeni pistir. Oraya bırakılan din de pislenir ve islamın şu anda –kabul etmiyor olsanız da- hepimizi düşürdüğü ve utanç duyulması gereken, insanlığın gözü önünde fukaralık, cahillik, vahşilik, ilkellik timsali olan çukura tıkar.

 

Müslüman dünyasını bir tarafa, başarılarını kanıtlamış olan gruplardan oluşan diğerlerini de diğer tarafa koyarak, kendimizi eleştirmeli, diğerlerinin başarı nedenlerini de irdelemeliyiz elbette. Evet, Yahudiler neden başarılı? Araştırmada bunun nedeni olarak doğru kriterlere dayalı eğitim güsterilmiş. Ne dinleri, ne dinlerine bağlılıkları ya da bağlı olmamaları bu işte neden olarak ileri sürülmemiş.

İşin dinle temas ettiği nokta şurasıdır bence: Din, insanların doğru kriterlere bağlı olarak eğitilmeleri için engel olmaktan çıkartılmış. Ya da eğitim işi dinden tamamen bağımsız bir toplumsal gereklilik olarak ele alınmış ve uygulanmış. Çünkü dinlerin hiç birisi diğerinden daha iyi veya daha insancıl veya daha bilimsel değil. Dinler, insanları ilkel çağlardan başlamak üzere, yönetebilmek için kullanılmış prangalardır. Bu nedenle dinlerin hepsi kitleleri, güç sahibi olanların çıkarına göre kullanabilmek için sınırlandırmış, bastırmış, korkutmuş ve aynılaştırmıştır.

Bu etkiler hem bilimle hem de gelişmeyle çelişen şeylerdir. Eğer Yahudiler çocuklarının eğitimini dinden ayırarak, sağlıklı, özgür, araştırmacı, sorgulayıcı, gelişmeci bir raya oturtmamış olsalardı, bu başarıyı elde edemezlerdi. Yahudilerin yobazları, müslümanlarınkini mumla aratır. Yahudilik de müslümanlık gibi çok tutucu, gelişmeye ayak direyen, aşırı dogmatik bir dindir. Müslümanlardan tek farklarının, yobaz olanların diğerleri tarafından belli konularda baskı altında tutulmaları olduğu anlaşılıyor. Biz Türkiye'de eğitimi laik sistem sayesinde önemli bir oranda dinden arındırdık ama 1950 lerden başlayarak gelişen karşı devrimci çabalar neticesinde ve artık bugün din, hem eğitimimize hem de kişisel olmayan, toplumla ilişkili yaşantımızın tamamına sokuldu. Oysa toplum yaşamı da bir eğitim sürecidir. Bu alanda da laik düzen, laik kriterler korunmalı ve gözetilmelidir.

Benim islam ülkelerinin gelişmesi ile ilgili bir umudum yok. Öyle bir arzum da yok, beni ilgilendirmiyor, görevim değil. Ama ülkemin bu kısır dogmaların çemberini kırması, çocuklarımızın çağdaş dünyanın karşısında başı dik ve onuru sağlam biçimde durması benim için çok önemli. Bu ülkede yaşayan herkes için de öyle olmalı diye düşünüyorum. Bu nedenle, bu konuda asıl görev müslüman vatandaşlarımıza düşmektedir. Çünkü tüm dünyanın aşağılayarak baktığı ve korkuyla lanetlediği bir toplumun farklı üyeleri olduğumuzu göstermemiz, yani islam dünyasının içinden farklı ve aydınlanmış, onurlu bir ülkenin vatandaşları olarak sıyrılıp çıkmamız, müslüman vatandaşlarımızın aklını, fikrini, vicdanını ve onurunu devreye sokmasıyla mümkün olabilecektir.

Dini ne olursa olsun, tüm insanlar ortalama aynı zekadadırlar. Onları insan ya da köle yapan, akıllı ya da aptal yapan, onurlu ya da sefil yapan, olanaklarını nasıl kullandıkları, akıllarını nasıl kullandıkları, onurlarını ne kadar değerli gördükleriyle ilgilidir.

Öz eleştiri, sorgulamak, yanlışları itiraf etmekten kaçmamak, yararsız inkarlardan, sonuç getiren eleştirilere yönelmek, çağdaş dünyanın önünde ister diniyle, ister bilimle, isterse insanlığa örnek karakteriyle ama her zaman onurlu ve başı dik durmak, bizim elimizdedir. Arap nasıl isterse öyle olsun, ne kadar onursuz görünmeyi tercih ediyorsa, o kadar onursuz olsun ama biz Arap değiliz. Müslüman olabiliriz ama islamdan daha tutucu, daha yobaz olan Yahudiler bunu başardıysa, aynı yolu ve yöntemi bizim de başarabilmemiz gerekir.

 

Müslüman bir araştırmacıdan istatistiksel veriler, benden bir yorum ve uyarı.. Sizden de okumuş olmanızı umuyorum. Dilerim okur, sorumluluk duyar ve düşünürsünüz.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/4/2008 - "Tanrıya Nereden Gidilir?" Diye Sordu Domuzcuk.

Kategori: Din ve inanc

Yazan: Michael Schmid-Salomon

İngilizce Çeviri: Fiona Lorenz

İngilizce’den Çeviren: pergel

 

“Tanrıya nereden gidilir?” diye sordu Domuzcuk.

Kimsenin kendilerini aldatmasına izin vermeyenler için bir kitap.

 

Domuzcuk ve küçük Kirpi küvette oturmuş, içtenlikle ve neşeyle gülüyorlardı. Tıpkı güneş parladığı ya da yağmur yağdığı zamanlarda hep yaptıkları gibi.

 

“Ne güzel değil mi!” dedi Domuzcuk.

“Daha iyi olamaz!” diye yanıtladı Kirpi ve kollarını iyice açarak gerindi. “Bütün dünyayı kucaklayabilirim!”

Domuzcuk, “harika bir fikir!” diye yanıt verdi. “Ama önce gidip biraz elma toplayalım. Kurt gibi açım.”

“Güzel” dedi Kirpi.

 

İkisi de evden çıktıklarında, tuhaf bir şey dikkatlerini çekti. Geceleyin birisi kulübelerinin duvarına bir afiş yapıştırmıştı. Üzerinde; “Tanrı’yı bilmeyen, bir şeyleri kaçırıyor demektir.” yazıyordu. Okulda pek de dikkatli olmadığı için, yazılanları Kirpi’ye Domuzcuk okudu.

Kirpi; “Domuzcuk, Tanrı’yı tanıyor musun?” diye sordu. “Hayır”, dedi Domuzcuk. “Ben de”, dedi küçük Kirpi. Bu, ikisini de oldukça korkutmuştu. Bir şeyleri kaçırdıklarından hiç haberleri olmamıştı. Bu nedenle, gidip Tanrı’yı aramaya karar verdiler.

 

Domuzcuk, “Tanrı’yı nerede bulabiliriz?”, diye yolda rastladıkları her hayvana sordu. Fakat  Kaz, Tavşan, Köstebek, hiç kimse Tanrı hakkında hiç bir şey duymamıştı. Fakat kurnaz Tilki yanıtı biliyordu.

 

“Bir keresinde, insanların Tanrı hakkında tartıştıklarını duymuştum”, dedi Tilki. “Tapınak dağının tepesinde ona bazı büyük evler inşa ettiler”. Kirpi; “neyi tartışıyorlardı?” diye sordu. Tilki; “Sanıyorum, Bay Tanrı’nın hangi evde yaşamakta olduğu konusunda anlaşamıyorlardı” diye yanıtladı ve sessizce ekledi: “Bana sorarsanız oraya gitmeyin! Oradaki insanlar çıldırmış!”

 

Domuzcuk ve küçük kirpi bu güzel tavsiyesi için Tilki’ye kibarca teşekkür ettiler. Fakat çok meraklı oldukları için, bu uyarıyı dinlemeyerek dağa tırmandılar. Ne kaçırdıklarını öğrenmeleri gerekiyordu!

 

Dağa tırmandıklarında yanyana duran çok büyük üç tane ev gördüler. Daha önce bu kadar büyük hiç bir şey görmemişlerdi. “Bu Bay Tanrı bu evlere ihtiyaç duyduğuna göre, dev gibi bir şey olmalı” dedi Kirpi. Aynı zamanda da korkmuştu, “Domuzcuk, eve dönsek daha iyi olmaz mı?”, dedi.

 

“Saçmalama, Kirpi!”, dedi Domuzcuk. “Buraya kadar geldiğimize göre Beyefendiyle tanışmalıyız!” Bu çok yürekli bir cümleydi ama gizliden gizliye Domuzcuk da biraz korkuyordu. Bunu Kirpiye belli etmek istemedi.

 

Kirpi ve Domuzcuk birinci eve yaklaştılar. Komik bir şapkası, siyah ve uzun bukleleri olan bir adam, evin önünde duruyordu. “Tanrıya nereden gidilir?” diye sordu Domuzcuk. “Burası Efendi’nin tapınağıdır, bir sinagog”, diye açıkladı adam. Adam neden söz ettiğini iyi biliyordu, çünkü o bir “haham” yani Yahudi din bilginiydi.

“Çok iyi!” dedi Kirpi. “Beyefendi evde mi? Onunla kısa bir görüşme yapabilir miyiz? Çok vaktini almayız...” “Eğer anneniz bir Yahudi kadınıysa!” diye yanıtladı haham. Domuzcuk; “Benimki sadece bir domuz” dedi.

“Üzgünüm!” dedi haham. Bu törensel yordam sırasında, tapınağa sadece Yahudiler girebilir. Küçük domucuklar ise asla giremezler!”

“Bu hiçte nazikçe değil!”, dedi Domuzcuk. “Her şeye kaadir olan Tanrı, nazik değildir”, dedi haham. “Her şeyi bilir ve çok bağışlayıcıdır ama On Emrini dinlemeyen olduğunda çok da kızabilir!” diye ilave etti ve bunu kanıtlamak için onlara büyük Tufan hikayesini anlattı.

 

“Bir gün” dedi haham, “Tanrı, Efendimiz, insanlar tarafından çok kızdırıldı ve dünya üzerindeki tüm yaşamı yok etmeye karar verdi.”

“Tüm yaşamı mı?” diye sordu Domuzcuk korkuyla. “Bütün bebekleri, bütün büyükanneleri ve bütün hayvanları mı? Domuzcuklar, Kirpiler, Kelebekler ve küçük Gine Domuzcuklarını da mı?” “Evet, tüm yaşamı” dedi haham. “Sadece her türden bir çift hariç. Nuh, bu türleri yaptığı gemide topladı. Bu, Nuh’un gemisidir. Sonra Tanrı kalan bütün insanlar ve hayvanlar boğulana dek yağmur yağdırdı.”

Kirpi ve Domuzcuk bir süre sessiz, kalakaldılar. Herhalde bu kadar çok boğulmuş bebek, büyükanne, domuzcuk, kirpi ve Gine Domuzcuğunu hayal edemediler. “Bu çok acımasız” diye düşündü Domuzcuk ve eğer Bay Tanrı ile karşılaşırsa, onun ayağına çok kuvvetli şekilde basmayı kararlaştırdı.

 

Küçük Kirpi merakla; “insanlar boğulmalarını gerektirecek kadar kötü ne yapmışlardı?” diye sordu. Haham; “başka tanrılara tapmışlardı” dedi. Kirpi hayretle “Aa, öyleyse başka tanrılar da var?” dedi. “Hayır” dedi haham, “İnsanlar bunu sadece uydurdular. Gerçekte bu tanrılar, sadece mavi ve yeşil renkli hayaletler kadar gerçektiler.”

Domuzcuk bir süre düşündükten sonra; “Eğer insanlar tanrılar uydurabiliyorlarsa”, diye konuşmaya başladı ve ağır ağır devam etti, “sizin de Tanrınızı uydurmadığınızı nasıl bilebiliriz?”

Bu gerçekten çok güzel bir soruydu! Ama maalesef haham bunu hiç bir biçimde takdir etmedi. Müthiş kızdı, ve o kadar bağırarak bir şeyler söylemeye başladı ki, Kirpi ve Domuzcuk olabildiğince hızlı bir şekilde oradan kaçtılar.

“Bahse girerim, o hikayeyi bizi korkutmak için uydurmuştur!” dedi Domuzcuk nefes nefese kaçarlarken. “Kim böyle bir hikayeye inanacak kadar aptal olabilir?” “Bazı insanlar hayalet gördü diye küçük Gine Domuzcuklarını boğan bir Tanrıya kesinlikle inanmıyorum!”, dedi Kirpi.

 

Sonra Kirpi ve Domuzcuk ikinci eve gittiler.  “Bana gelin, ey zayıf ama yükü ağır olanlar!” dedi evin önünde duran adam. Komik, mor bir şapka giyiyordu ve yere kadar uzanan garip bir giysisi vardı.

“Tanrıya nereden gidilir?” diye sordu Domuzcuk. Adam, ne dediğini bilen gerçek bir piskopostu.

“Burası Tanrı’nın evidir, bir kilise!” diye açıkladı piskopos. “Efendimizin adıyla bir araya geldiğimizde, o da aramızdadır.” “Güzel!” dedi Kirpi.

Hep birlikte kiliseye girdiler.

 

İçerisi oldukça karanlıktı ve tuhaf kokuyordu. Domuzcuk; “E, nerede Bay Tanrı?” diye sordu. Piskopos ileride bir yeri işaret etti. Kirpi ve Domuzcuk, ellerinden ve ayaklarından bir haça çivilenmiş yarı çıplak bir adamın korkutucu görüntüsüne baktılar. Başının üzerinde dikenli bir taç vardı ve vücudunun her yanı kanla kaplanmıştı.

“Of!” dedi küçük Kirpi. “Bu çok fena acıtmaz mı?” “Efendimiz Tanrı, bize günahlarımız için çarmıha gerilerek ölen, oğlu İsa’yı gönderdi.!” Diye açıkladı piskopos. Küçük Domuzcuk; “Ama Beyefendi bunu yapmak zorunda değildi” dedi. “Küçük Kirpi ve ben her zaman iyi olduk...”

“Tanrı günahlarımızı İsa’nın kanıyla yıkayıp temizledi!”, dedi piskopos. “Kanıyla? Hık!” dedi Domuzcuk. Kirpi de şaşkınlıkla; “Ben her zaman sabunla yıkanmak gerektiğini düşünürdüm.” dedi .

 

“Tanrı bize müjdeledi ki; eğer onun yolundan gidersek, cennetin kırallığı bizi bekliyor olacak!” dedi piskopos.

Domuzcuk; “Buradaki insanlar pek de mutlu görünmüyorlar” diye düşündü. “Neşesiz ve kederli görünüyorlar!” Hayır, Domuzcuk burada daha fazla kalmak istemiyordu. Fakat sonra kendisini çeken bir şeyi farketti. Bir sürü kurabiye! Öndeki masanın üzerinde, büyük, altından bir tabağın içindeydiler. Domuzcuk aç olduğu için bir kaç tanesini ağzına atıverdi.

Fakat bu piskoposun hoşuna gitmedi. “Tanrı aşkına, ne yapıyorsun orada!” diye öfkeyle bağırdı. “Bir kaç tane kurabiye yiyorum, çünkü çok açım” dedi Domuzcuk. “Ama onlar kurabiye değil, İsa’nın bedeni!” diye homurdandı piskopos. Haçtaki adamı işaret ederek; “Onlar kendini bizim için feda eden İsa’nın etidir!” Bu Domuzcuk’u gerçekten kötü hissettirdi. Elma, havuç ve mantar yemeyi severdi ama çok uzun yıllar önce ölmüş bir adamı değil! Çabucak tuhaf kurabiyeleri tükürdü ve Kirpi’nin elini yakalayıp “Buradan hemen uzaklaşalım!” diye haykırdı. “Bunlar Yamyam! Bay Tanrı’nın oğlunu bile yiyorlarsa küçük kirpi ve domuzcuklara kim bilir neler yaparlar...”

 

Kiliseyi terk ettikten sonra küçük Domuzcuk ve küçük Kirpi, üçüncü eve bakmayı pek istemiyorlardı. Diğer yandan, gerçekten ne kaçırdıklarını da öğrenmeyi çok istiyorlardı. Bu nedenle bütün cesaretlerini toplayıp son bir şans daha denemeye karar verdiler.

Üçüncü evin önünde kocaman sakallı bir adam duruyordu. Başının üzerine, Kirpi’ye büyük annesi Frieda’yı hatırlatan bir kumaş  örtmüştü. Elbette büyük anne Frieda’nın sakalı yoktu.

“Tanrıya nereden gidilir?” diye sordu Domuzcuk. “Bu caminin içinde Efendimiz Allah’la karşılaşabilirsiniz” dedi adam. Adamın bir bildiği olmalıydı çünkü o bir müftü, yani islam bilginiydi. “İçeri gelin!”, dedi müftü.

Küçük Kirpi, büyük kapıdan camiye girerlerken; “Bizi burada nelerin beklediğini merak ediyorum”, diye fısıldadı. Küçük Domuzcuk başını sallayarak onayladı.

 

“Tanrıyı, yani Allah’ı bilmek için Müslüman olmanız gerekir!” diye açıkladı müftü. “Nasıl Müslüman olunur?” diye merakla sordu küçük Kirpi. “Önce islami sadakat sözünü tekrarlamanız gerekir” dedi müftü. “Sonra da Allah’ın emirlerini içtenlikle yerine getirmelisiniz. İlk ve en önemlisi, günde beş kere ibadet etmelisiniz!”

“Beş kere mi?” diye sordu küçük Domuzcuk. “Evet”, dedi müftü. “İbadet etmeden önce de kendinizi iyice yıkamalısınız!”

“Kendimizi günde beş kere yıkamak mı?” Küçük Kirpi’nin gözlerini şaşkınlıkla açıldı. “Bu, haftada otuzbeş kere, ayda yüzelli kere yıkanmak demek!” Küçük Kirpi yılda kaç defa yıkanmak gerektiğini de hesaplamak isterdi ama bu onun için oldukça zordu.

Küçük Domuzcuk; “Acaba Bay Tanrı’nın temizlik takıntısı mı var?” diye kendi kendine düşündü. Kirpiyle haftada bir kere küvete girmek oldukça yeterliydi ama haftada otuzbeş defa değil.

 

“Kesinlikle günde beş defa ibadet etmem!” dedi küçük Kirpi. “Yapacak başka işlerim de var!” Müftü; “O zaman Müslüman olamazsın!” dedi. Kirpi; “Ben de oluruna bırakırım!” diyerek omuz silkti. “Bu o kadar da kötü olamaz...”

“O kadar kötü olamaz mı?” Müftünün gözleri ateş saçıyordu. “Eğer Efendimize boyun eğmezseniz, sonunuz cehennem olur ve cehennem ateşinde sonsuza kadar pişersiniz!” Küçük Domuzcuk merakla; “Sadece kendimizi yeteri kadar sık yıkamadığımız için mi?” diye sordu.

“Allah’ın peygamberi Muhammet’e verdiği emirlere uymadığınız için!” dedi müftü.

“Peki, bunu sizin Muhammetinizin uydurmadığını nereden bilelim?” diye sordu Domuzcuk. “Belki de o peygamber değildi, sadece sizinle eğleniyordu...”

Küçük Domuzcuk keşke bunu söylemeseydi! Çünkü müftünün duyguları incinmişti; “Sizi kahrolası inançsızlar!” diye haykırarak çılgınca Domuzcuğun ve Kirpi’nin üzerine doğru koşmaya başladı. İkisi birden koşabildikleri kadar hızlı, caminin kapısına yöneldiler.

Fakat, eyvah. Dışarıda haham ve piskopos onları bekliyordu. “Yakalayın onları!” diye bağırdı haham. “Tanrıya küfrettiler!” Piskopos da; “İsa’nın vücudunu kirlettiler!” diye kükredi. Camiden dışarı fırlayan müftü de; “Peygamberi aşağıladılar” diye haykırdı.

Kirpi ve Domuzcuk korkudan donmuşlardı. Domuzcuk; “Sanırım sonumuz geldi!” diye kekeledi.

Piskopos; “Onları şeytan delirtmiş ama şimdi o şeytanı çıkaracağım!” diye bağırdı. Haham; “Hayır! Sizin varolmanızdan çok önce biz şeytanları kovduk!” dedi. Müftü ise; “Peygamber, inanmayanlara nasıl davranılacağını gösteren ilk kişidir!” diye yanıtladı. “Her neyse, bizim cehennemimiz sizinkinden çok daha sıcaktır!” “Ne yüzsüzlük!”, piskopos bağırarak müftünün kafasına incili indirdi. “Bizim cehennemimiz en, en kötüsüdür!” Böylece Tanrının üç hizmetkarının arasında ciddi bir kavga başladı. Birbirlerini çılgınca yumruklarlarken, Kirpinin ve Domuzcuğun sessizce süzülüp uzaklaştıklarını fark edemediler.

 

Eve döndüklerinde Kirpi; “Domuzcuk, şimdi kaçırdığımızın ne olduğunu biliyorum...” dedi. “Neymiş o?” diye sordu Domuzcuk. “Tanrı olmayınca korkmamıza da gerek yok!” dedi Kirpi. “Bu doğru!” dedi Domuzcuk. “Korkmayı özledin mi?” “Hayır!” diye yanıtladı küçük  Kirpi. “Tuhaf hizmetkarlarıyla Bay Tanrı gerçekten benden uzak olsun!”

 

Kirpi ve Domuzcuk esrarengiz afişe bir daha baktılar. Küçük Domuzcuk; “Sanırım bazı harfler fazla yazılmış!” dedi ve kalın bir kalemle “bilmeyen” kelimesindeki “mey” harflerinin üzerini karaladı. “Şöyle demeliydi: ‘Tanrı’yı bilen, bir şeyleri kaçırıyor demektir!’ Tam olarak buradan...” diyerek kafasını işaret etti.

Küçük Kirpi başını sallayarak onayladı. “Tapınak Dağındaki insanlar gerçekten çıldırmış! Gerçekte Tanrı’nın olmadığına inanıyorum. Eğer olsaydı, kesinlikle o hayalet şatolarında yaşamazdı!”

 

“Kesinlikle haklısın, Kirpi!” dedi küçük Domuzcuk. “Peki şimid bu afişi ne yapalım?” Burada bırakalım mı?” “Hayır!” diye yanıtladı Kirpi. “Daha iyi bir fikrim var!” Afişi duvardan söktü ve küçücük, minicik parçalara böldü. Sonra küçük Kirpi ve küçük Domuzcuk parçaları gök yüzüne, çok yükseklere savurdular. Çok eğlendiler. Sonunda ikisi de yeniden içtenlikle ve neşeyle gülüyorlardı. Tıpkı güneş parladığı ya da yağmur yağdığı zamanlarda hep yaptıkları gibi.

 

Masalın ana fikri:

Tanrıyı bilmiyorsan, bundan memnun olmalısın.

 

Not:

 

Eğer biri tavsiye dinlerse:

“Tanrıyı bilmeyen boşluktadır” diye

Sana bir sır vereyim

Başkalarına da söyle.

 

Dünyada Tanrıya bağlılık

Kötü büyüdür, ya da bir şaka

Hahamlar, papazlar, imamlar

“Çıplak maymundurlar” senin ve benim gibi

Tek fark; onlar uçuşan hayaletler görürler

Ve komik şapka ve kıyafetler giyerler

 

Onlar Domuzcuk’u kandıramazlar

Onlara gülmesini durduramazlar.

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2008 - Ateistplatform tanıtım videosu

Kategori: Din ve inanc
Ateistplatform tanıtım videosu
http://www.youtube.com/watch?v=HgZB5-dTmI4


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2007 - Çanakkale Savaşları

Kategori: Yorum

Çanakkale savaşlarının tarihi ve insani yönünü inceleyen her "insan", bu efsanevi savaşta yaşanan olayların detaylarına indikçe ne kadar olağanüstü bir olayla karşı karşıya olduğunu farketmiştir. Çanakkale savaşları, yaşanan düşmanlıkların, düşmanlar arasında yaşanan "insanlık"ların, Çanakkale'ye 1500 km. uzaklıktaki köylerinden gelip, burada can veren 17, 18, 19 yaşındaki insanların efsanevi hikayesidir. Mezarları, isimleri ve doğum tarihleri oradaki taşların üzerinde duruyor. Bu çocuklar neden yavuklularına sarılmak varken köylerinden bu kadar uzakta can vermeye geldiler? Ya dünyanın öbür ucundan gelip burada ölenler... Neden?

.

1995 yılının mayıs ayında Çanakkale ve Gelibolu yarımadasını hayatımda ilk defa ziyaret ediyordum. Şehitlik anıtına çıkan yolun sol tarafında, anıttan da görülebilen bir Fransız mezarlığı vardır. Bu mezarlığı ziyaret ederken, her mezarın başına dikilmiş olan haçın üzerinde metal bir plaka ve plakadaki "mort pour la France" (Fransa için için öldü) yazısı dikkatimi çekti. O anda derin bir öfkeye kapıldım. Bir Fransız, Fransa için ancak Fransa'da ölebilirdi. Kendisi de büyük ve yıkıcı bir işgali 2.Dünya savaşında yaşamış olan Fransa, işgale geldiği bir ülkede öldürülen askeri için nasıl böyle bir söz kullanırdı? Fransız'ın Gelibolu'da Fransa için öldüğünü söylemek, bir işgalcinin bilinç altının kendi onursuz girişimini inkarından başka bir şey değildi. Sinirlerim bozulmuş halde şehitlik abidesine ulaştım. Orayı görenler bilir. Orada kuvvetli bir rüzgar ve derin, saygılı bir sessizlik vardır. Yalnızca rüzgarın kulaklarınıza üflediği uğultuyu duyarsınız. Mezar taşlarını ve üzerindeki şehit adlarıyla, onların memleketlerini ve doğum tarihlerini gören insanlar bir süre o taşların arasında kıpırdayamadan kalır. İnsana bastırıveren bu duyguların ve Fransız mezarlığında gördüğüm ve kesin bir saygısızlık ifadesi olarak algıladığım o ifadelerin etkisi altında dolaşırken büyük bir kitabenin önünde donakaldım.


Atatürk şöyle diyordu:


"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada bir dost vatan toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız.


Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. (1934 K. Atatürk)"


Ben, savaştan 80 yıl sonra oradaydım. Savaş hakkında okuduklarımla, bildiklerimle ve kanaatimle, Fransız mezarlığındaki yazıdan olumsuz etkilenmiş ve orada yatan askerlere, işgalci oldukları için kin duymuştum. Oysa, savaşı ve savaşın sorumluluğunu bizzat yaşamış olan Atatürk'ün hoşgörüsü, orada ölen işgalci düşman askerlerine bakış açısı ne kadar yüceydi... Düşünmüş ve hissettmiş olduklarımdan utandım. Atatürk'ün yüce kişiliği önünde ezildim ve saygıyla eğildim.


İşte Atatürk bunun için de büyük... Çanakkale savaşları onun bu bakış açısıyla muhteşem... Bu yüzden kutsal!

Çanakkale savaşları tek başına 1. Dünya savaşının tamamını kapsayacak kadar büyük bir efsanedir. Yaşanmış, gerçek bir efsanedir. Kazanan tarafın, kaybedenin askerlerine verdiği değerle de apayrı bir efsanedir. Atatürk sayesinde elde edilmiş ve yine onun yüce kişiliği sayesinde yüceltilmiş toptan bir insanlık abidesidir.


Çanakkale Savaşları'nı, bir ulusun uyanışının ilk adımları olmasından, bir ulusun vatan toprağının kutsallığına verdiği anlamdan, bayrağa verdiği değerden, en önemlisi gelecek kuşaklar adına can vermenin onurundan soyutlayıp, din savaşı anlamına gelecek söylemlere boğup yok etmeye çalışan ulussuz, onursuz ve nursuzların da ders almasını dilerim.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/2/2007 - Dostuma Mektuplar 5

Kategori: Din ve inanc
Değerli Dostum R....

Seninle karşılıklı yazdığımız şu mektuplar, hep belli bir varsayım üzerine dikkat edersen. Sen, bir yerde Kuran’ın hakkını savunmaya uğraşıyorsun bir anlamda. Ben de bu söylediklerine karşı görüş oluşturacak önermeleri diziyorum.

Aslında, herşeyi senin Allah’ı var
kabul etmen üzerine bu şekilde tartışıyoruz. Ben, aslında Allah’ın (Allah diye kastedilen Tanrı’nın) olmadığını söylediğim için, arkası geliyor. Kuran da Kuran olmuyor, peygamber de peygamber olmuyor, iş bitiyor yani. Sen ise, Allah’ı var olarak kabul ettiğin için, onun varlığının inkar edilmez uzantıları (sonuçları) olan Kuran’ı, peygamberi, bunlardaki her türlü –benim görüp senin görmeyi reddettiğin- insani hataları ve bunlarla ilişkili daha binlerce unsuru savunmak, akla ve bilime uygun, mantığa uyumlu, çağımızla tutarlı nedenlere, durumlara bağlamak zorunluluğunda buluyorsun kendini. Burada Kuran falan değil ama aslında sen haksızlığa uğruyorsun. Çünkü giriştiğin işi başarmana olanak yok. Ben tek bir şeyi (Allah’ı reddetmekle, onunla ilişkili binlerce, onbinlerce sakat, tutarsız, uygunsuz unsuru da bertaraf ediveriyorum. Sen ise o onbinleri, tüm hataları, tutarsızlıkları ile bana beğendirmeye (kabul ettirmeye) uğraşıyorsun bir anlamda. Bu bence, sana haksızlık. Sence de değil mi?

Onun için, hangi tür müslüman olursan ol, hatta islamdan başka bir inancın müridi ol, tamamı insan yapımı oldukları besbelli dinlerden herhangi birine inanmamayı seçmiş ve bunu da düşünerek yapmış birine bu inançlardan herhangi birini
kabul ettirebilmen olanaksız. Sen, bu çabada kendini geliştirmiş ve sahip olduğun zekanın hakkını vererek uğraşan bir insansın. Bu gibi zor çabaları kaldıracak yapıda ve güçtesin tanıdığım kadarıyla. Ancak, bu kapasitenin yanına bile yaklaşamayacak bir takım insanlar da, seninle aynı çabaya girişiyor ve elbette nefesleri, yetenekleri, bilgileri ve kapasiteleri daha ilk basamaklarda tükendiği için, çaresiz kalan her yetersiz insanın yaptığını yapmaya yani Kuran'dan da aldıkları cesaretle küfürlere, tehditlere başlıyorlar. Bu da elbette bunların eliyle, senin inandığın ve değer verdiğin dininin aleyhine işliyor.. Bir müslümanın işi zordur. İmkansız için uğraşır, kapasite sahibi olanlar epey aşama kateder ve ödül olarak kendilerini geliştirebilirler ama haddi olmadan buna girişenler? Küçümseyebileceklerini sandıkları insanların elinde oyuncak oluverirler. Adına cengaverlik ettikleri dinleri de öyle...

Yani imkansız için uğraşırken, bir de yanında koştuklarını zannettiklerinden çelme yiyorsun ki, bu işini daha da güşleştiriyor.

İnsanların tek bir seçenekleri var. O da, daha güzel, daha mutlu, daha çok saygı gördükleri, daha güven duydukları, geleceklerini kaygıyla beklemedikleri bir dünya ve yaşam için, kendi inançlarını hayatın odak noktası olmaktan ve tüm insanların bu noktaya odaklanmaları gerektiğini düşünmekten vaz geçmeleri. Herkes inancını kendi içinde yaşar ve başkalarınınkine –sözde değil, gerçekte- saygı gösterirse, herkes kendi cennetini yaratır o zaman. En güzeli ve tek yolu da budur. Ne İslam insanları mutluluğa ve huzura götürür ne hıristiyanlık, ne Budizm, ne de herhangi bir başka inanç biçimi. Huzurun ve mutluluğun, yani cennetin tek yolu, insan olmaktır.

Sevgimle kal, değerli dostum.

 

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/2/2007 - Dostuma Mektuplar 4

Kategori: Din ve inanc

Sevgili Dostum R....


Çok değer verdiğim mektubunu merakla ve özlemle okudum.


Kuran’ın hitabet gücü konusunda tahmin edersin ki anlaşamayız. Lirik olmasına ise bir itirazım yok, çünkü bir şair tarafından yazılmış olduğu için bu son derece normal ve beklenen bir durum. Ben, belki de Arapça bilmediğim için Kuran’a atfedilen bu “şiirsel olma” veya “lirik olma” özelliklerini asla hissetmedim (inançlı olduğum zamanlarda da) ama onun bir şair tarafından yazılmış olma olasılığı çok büyük olduğu için, bu özelliklere sahip olabileceğini kabul ediyorum.


İlk belirttiğin özelliğe gelince; Kuran’ın hitabet gücü derken, güçlü hitabetin ne olduğu konusunda görüş birliğinin bulunması önşart olmalıdır diye düşünüyorum. Bana göre Kuran, güçlü bir hitabete değil, güçlü bir tehdit, korkutma, tartaklama ve şiddet eylemlerine teşvik etme özelliklerine sahip. Bu özellikleri vurgulayıcı olduğu için, insanları bu “otoriter amir” kimliğiyle etkilediği ve dediğini ister istemez yapmaya mecbur kıldığı için güçlü bir hitabeti olduğunu söylüyorsan, bu şartlar kapsamında olmak kaydıyla haklısın. Kuran ne kadar yumuşak gösterilmeye çalışılırsa çalışılsın, ne kadar sevecen, insancıl, sevgi dolu olduğu iddia edilirse edilsin, Tanrı’dan beklenen bu sevgi ve hoşgörü, ancak ve ancak belli (hem de çok katı) kuralları yerine getirmek şartıyla ve ancak öldükten sonrası için vaadedilir şeyler olarak mevcuttur. Kuran’da inanmayanlar için edilen hakaret dolu sözler ve onlar için vaadedilen işkenceler de gözönündedir. Bunların varlığı inkar edilemeyeceğine göre, bu durum şartlarının dışında düşünmemek kaydıyla; evet, Kuran hitabet gücü olan bir kitaptır denebilir.


Muhammet’in, kendini ve Kuran’ı eleştiren şiirler yazan şairleri lanetlediğini ve şairliği aşağıladığını biliyorsundur herhalde. Kendisini hicveden şairlerden Kab Ibn-i Eşref'i öldürtüpte adamın kesik başı önüne getirildiğinde sevinçle diz çöküp Tanrı'ya şükürler ettiğini, şair'lerin "yalancı" ve "şaşkın" kişiler olduklarını anlatmak üzere Kur'an' dan ayetler okuduğunu (Şu’ara 224 : Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar. Şu’ara 225,226 : Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler) herhalde biliyorsundur. Yine bu dogrultuda olmak üzere Muhammed'in de şairler hakkinda: "Benim, Tanrı'nın mahlukları arasında en ziyade nefret ettiğim kimseler şairler ve mecnunlardır" şeklinde konuştuğunu ve müslüman kişilere şiirle meşgul olmamaları için "Sizden birinin karnının içi şiir dolmaktansa irin dolması hayırlıdır" şeklinde uyarıda bulunduğunu duymuş olmalısın. Bunun yanısıra, genellikle vezinli ve kafiyeli şekilde yazılmış olan Kuran'ı "şiir" niteliğinde saymaz, ve yine genellikle vezinli ve kafiyeli şekilde konuşan Muhammet, kendini şair saymaz. Bunu yaparken Kuran'ın şair sözü olmadığına dair hükümler sergiler. (Hakka 40-42 : Kur'an serefli bir elçi'nin getirdigi sözdür; o şair sözü değildir... Kahin sözü de değildir) seklindeki ayeti gösterir. Muhammed'in şair olmadiğina ve şiir yazmasını bilmediğine dair yine Kur'an'dan başka ayetler gösterilir. Nedendir bu kadar gocunmak? Kuran gerçekten bir şair sözü değil de Allah’ın kelamı olsa, kullarından şairleri düşman edinecek kadar hassaslaşması gerekir mi Tanrı’nın? Neden bu rakipler marangozlar değil, çiftçiler değil de şairler?

Yoksa şairlerin bir özelliği yok da, asıl düşman sanatçılar mıdır? Malum, sanata tükürmek sünnettir –ki Ankaralıların sanat laması bir Belediye Başkanları vardır, kendisi müslüman bir partinin Belediye Başkanıdır, yani örnek bir müslüman olmak durumundadır ve (herhalde sünnetten sayılıyor olmalıdır ki) sanata tükürmeye bayılır. Yoksa neden tükürsün, değil mi?

Neyse, mizaha konu olmayı zorla başaranları ve mizahı bir kenara atıp konuya döneyim.

Kuran'ı okumaya başladığına sevindim. Sen önceden buna pek ilgi göstermezdin, sadece başkalarından duyduğun Kuran'a inanırdın. Kuran'ı okumak ve anlamak, neye inandığının bilincine varmaktır. İslamın baş yapıtı ve Anayasası Kuran'ı anlayarak okumak, bence her inançlı müslümanın görevidir. Bunun bir çok da yararları vardır, umarım bunlardan sende kazanırsın (bu söylediklerim sana kendimle çeliştiğim zannını verebilir ama öyle değil, zaman içinde daha çok şeyler duyarsın benden, şaşırırsın).


Kuran’ı okurken izlediğin yöntem senin tercihindir elbette. Onun çeşitli hitap biçimlerini anlamaya çalışıp, belli kategorilere oturtup, o şekilde okumak belki daha iyi yorum yapmaya, belki bazı ifadeleri yumuşatmaya veya okuyan tarafından daha hoşgörü ile algılanmaya yardım edici bir yöntem olabilir. Yalnız şunu hatırlamanda yarar var. Bu yaptığın asla islami değil. İslami olmaktan ne kastettiğimi sorabilirsin, çünkü daha önce konuştuğumuz bir konu dolayısıyla sana “hangi islamdan bahsediyorsun” diye sormuştum. Benim kastettiğim, Kuran’ı, sünneti, hadisleri ve “büyük adam” oldukları oybirliği ile kabul edilmiş zevatı, dinin vazgeçilemez ve reddedilemez kaynakları olarak kabul eden islami görüştür. Bugün insanların, özellikle de düşünme yetisi günah olduğu için köreltilmiş cahil ya da okumuş-da-cahil insanların çok büyük bir kısmını etkileyen ve etkisi altında tutan islam, bunların islamıdır. Sonra o da kendi içinde çeşitlenir, bölünür, serpilir, hepsinin kendi inananı kendininkine islam der, kendine de müslüman... Ama birbirleri ile bile kanlı bıçaklıdırlar, islamın sunduğu rantı paylaşmak konusunda... Onun için, sen elbette kendini müslüman olarak niteliyor ve aklının ışığına duyduğun güvenle ve islamı yorumladığın biçimin verdiği rahatlıkla, kendine bir Kuran okuma ve anlama yöntemi bulmuş ve uyguluyorsun. Sakın yanlış anlama, ben bunu eleştiriyor falan değilim. Sadece, senin müslüman yaklaşımının, diğer birçokları arasında yadırganan ve hatta zaman zaman “kafir” olmakla bile itham edilebileceğin bir tarz. Çünkü sen Kuran’ı anlayamazsın. Onu sana anlatacak bir “mürşit” bulmak ve ondan öğrenmek zorundasın. Kuran, her kelimesinde binbir farklı anlam taşıyan Allah eseri bir yaratıktır ki, onu anlamak herkesin harcı değildir, ilim gerektirir. Dolayısıyla, senin tarzın sana Kuran’ı çok iyi tarif ediyordur ama ne diğer müslümanlara ne de –elbette- inançsız olanlara herhangi olumlu bir katkı sağlamaz. Kendi adıma şunu söyleyeyim; eğer müslümanlar içinde kalıp yaşayacaksam, o müslümanların senin gibi olanlarını çoktan tercih ederim. Sen de Kuran’ın bu anlaşılmazlığına, kapalı olarak yorumlanmasına karşısın, biliyorum ama bugün islam denen din ve o dinin hakimi olan hacı hoca takımı yani “ruhban” sınıf (bu kelimeyi bilerek, özellikle ve vurgulayarak kullanıyorum) bu işin tarifini böyle yapıyor. Bazen açık açık böyle söylüyor, bazen gizlemeye çalışarak söylüyor ama kendi rantlarının biricik kaynağı Kuran satıcılığını asla bırakmaya niyetli görünmüyorlar. Ve de.... İslam, bu! Bunların söyledikleri, İslam! E, Kuran da ortada.

Kuran’ı nasıl yorumladığın, nasıl okuduğun ve nasıl anladığın, bunları yaparkenki yöntemin, benim İslam'a ve Kuran’a bakışımı etkilemiyor ve değiştirmiyor. Zaten bunun aksi de düşünülemez, çünkü ben bugünkü fikirlerime, akşamdan sabaha gelmedim. Bir ömrün hesaplaşması, irdelemesi ve araştırması var arkasında. Ama, senin bu bakış açın, inan seni herhangi bir müslümandan  farklı bir yere oturtuyor. Ben asla senden ya da başka bir barışçıl, fikirlere inançlı ve inançlara saygılı bir müslümandan rahatsızlık duymam. Çünkü o, saygıdeğer bir inançlıdır sadece. Benim babam da saygıdeğer bir insandı, inançlıydı ve saygıdeğer bir inançlıydı. Allah’a inanırdı ama kendini ne Allah yerine ne de onun elçisi yerine koyardı (şimdi müslümanların büyük bir çoğunluğunun yaptığının tersine).
Eğer bir müslüman inancını kutsal sayıyor ve başkalarının da saygılı olmasını istiyorsa, önce kendisi saygılı olmak zorunda. Çünkü kendi inancının çok büyük bir açığı var. Kutsal dediği ve asla değişmeyeceğini söylediği kitap, diğer inançlara (kendi söylediğine inanmayanlar) hakaretler içeriyor. Diyelim ki ben putperestim. İnanç değil mi? Olamaz mı? Peki senin dininin putperestlere ettiğini kim etti başka? Onun için, İslam inançlısı olmayan biri, Kuran’daki bu küfürleri de hoşgörü ile gözardı etmeye razı olabilir, ta ki bir müslüman, bütün bunların üstüne üstlük bir de kendi ağzıyla küfretmesin.


Seni çok seven dostun...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/2/2007 - Dostuma Mektuplar 3

Kategori: Din ve inanc

Çok sevgili R....


Sana, benim için din kavramının ne ifade ettiğini tam olarak anlatmamıştım. Bu mektubumda, bu kavrama kendi bakış açımı anlatmaya çalışacağım, eğer seni sıkmazsam...


İnançlı biriyken, inandıklarını inkar etmek ve yıllarca sana empoze edilmiş, düşünerek, beyninin ürünü olarak bulmadığın, sana kaydedilmiş olan dogmalara sırtını dönmek ve bunların tam tersi olan gerçeklerle (tabii ki bunları sadece farkedebilen “gerçek” olarak nitelendirir, inananlar için, sapkınlık olabilir) yüzleşip, onlarla yaşamaya başlamak çok değişik ve ilginç bir deneyim. İslamı akıl yoluyla reddettiğinde, zaten tüm dinleri de reddetmiş oluyorsun. Çünkü din denen şeyin, ister tek Tanrılı olsun ister çok Tanrılı, birbirinin aynı olduklarını da inanılmaz bir kolaylıkla görüveriyorsun. Tabii ki bunu şahsen düşünmek, inkar etmek ve yaşamak gereklidir ama sana şu şekilde anlatmaya çalışayım: Örneğin sen, İslama inanıyorsun (diğer bazı müslümanların hoşuna giden ya da gitmeyen tarzda inanman önemli değil, inanıyorsun) ve senin inandıkların, senin için inkar edilemez, şüphe duyulamaz gerçekler ve insan hayatına en güzel yaklaşımı sunan, insanı en çok mutlu eden ve güzellikler, iyilikler emreden, sevgiyle kuşatan bir din, gerçek Tanrı’nın mucizesi, gerçek din! Değil mi? Müslüman olmayan diğer 5milyar kişiye göre, değil. Onların her biri için kendi inandıkları din, inkar edilemez, şüphe duyulamaz gerçeklerle insan hayatına en güzel yaklaşımı sunan, insanı en çok mutlu eden ve güzellikler, iyilikler emreden, sevgiyle kuşatan bir din, gerçek Tanrı’nın mucizesi, gerçek din! Hem de yüzlerce dinden her biri için inananları açısından bunlar geçerli. Sen nasıl bir samimiyet ve güvenle İslama inanıyorsan, onlarda bir gram bile eksiği olmaksızın aynı duyguları samimiyetle hissediyorlar. Dışarıdan bakan biri olmak şartıyla, söyleyebilir misin, aslında gerçek din hangisi? Hangi dinin Tanrısı gerçek Tanrı? Elbette herkes için inandığı din gerçek, kendi Tanrısı, Tanrı. Aynı samimiyetle bir çok inananları olduğuna göre, hepsi gerçek, hepsi tek hakiki Tanrı’nın tek hakiki dini. Değil mi? Olmadığı nasıl söylenebilir? Eğer olmadığı saptanacaksa, o zaman da “hiç biri” demek gerekiyor. Ya “hepsi” gerçek din ya da “hiç biri”. Ancak her bir kör inanır içlerinden kendi dinini seçerek “işte, yalnızca bu!” diyebilir. Bu da doğru olmaz. Eğer Hinduizmin Tanrılarını inkar ediyorsan, kendi Tanrını da ediyorsun demektir. Eğer Zeus’u inkar ediyorsan, kendi inandığın Tanrıyı da inkar etmek zorundasın. Elbette, bir inanan olarak bunu yapmazsın ama bir Hindu da yapmaz ve senden daha az olmamak kaydıyla haklıdır. Çünkü gerçek Tanrı onunkilerdir.


İnandığın dogmaları inkar etmek çok kolay, çok zevkli ve çok tazeleyici bir duygu. Ama inkar edecek kadar emin olacağın duruma gelene kadar geçen süreç sancılı, zor, endişeli ve sıkıntılı. Hele soruşturmaya karar vermek, tam bir cesaret işi. Bu aşamaları geçtikten sonra, hiç bir inananın, inancı sayesinde hissedemeyeceği bir özgürlük, ferahlık ve mutluluk hissidir duyduğun ve aklına getirdikçe aynı mutluluğu tekrar yaşıyorsun. Tabii, bunlar için inançlarını ciddiyetle sorgulaman, akıl yoluyla bulgulara ulaşman, bunu doğrulaman ve karar vermen gerekiyor. Kolay değil ama her inançlının bir gün  yaşamasını gönülden dilerim.


Bir özet yapmak gerekirse, Kuran var olmayan (Tanrı özelliklerini barındırmadığı için Tanrı olamayacak) bir Tanrının sözleriyle, yanlışlar ve yalanlarla, öfke ve kinle, tehdit ve korkuyla dolu. İslamın ve Kuran’ın balonunu yine İslam ve Kuran patlatacak. Başka hiç bir dinin buna gücü yetmez, çünkü anlattım; hiç bir din bir diğerinden üstün değil ve farklı değil.


Ben Ateist değilim. Kendimi daha çok Agnostik olarak tanımlıyorum. Bir yerlerde bir Tanrı olabilir, olmayabilir de... Ama varsa eğer, şundan adım gibi eminim, en ufak bir kuşkuya yer olmayacak kesinlikte söyleyebilirim: O Tanrı, İslam’ın Allah’ı değil. İslam’ın Allah’ı bir Tanrının sahip olması gereken özellikleri taşımıyor. O, insansı, Yunan mitolojisindeki yarı insan- yarı Tanrı olanlar gibi. Çok fazla Muhammet’ten etkilenmiş senin anlayacağın.


Çenem düştü sanırım. Epey uzattım ve belki ağırlıklı olarak kendi hikayem gibi görünen ayrıntılarla canını sıktım. Bunca emeği, buna değdiğini düşündüğüm için verdim. Diyaloğa imkan tanıyan inanır tarzın için teşekkür ederim.


Görüşmek üzere.



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/2/2007 - Dostuma Mektuplar 2

Kategori: Din ve inanc
Değerli Kardeşim R....

Bazı konularda şu anda aynı düşüncelere sahibiz, bazı konularda aynı bakış açısıyla fakat farklı düşünüyoruz, bazılarında ise taban tabana zıt fikirlerimiz var ama kavgalı değiliz. Bazı fikirlerin ise, benim bundan bir kaç yıl önceki düşünce yapıma o kadar uyuyor ki... Şimdi aklıma geldikçe ya da senin gibi birilerinde gördüğümde bana inanır olduğum yılları anımsatan, kendime ve birçok yılımın birçok anını bana boşa harcatmış o inancıma, o fikirlerime acıyarak gülümseten...


Bundan birkaç yıl önce ben de senin mektubunda yazdığın gibi cümleler sarfederdim. Çünkü Kuran’ın asla kötü olamayacağı, içinde barındırdığı sevgiyi insanların algılamakta hatalara düştüğü konusunda sağlam bir inancım vardı. Sonra, senin de yaptığın gibi, bazı müslümanların yanlış inanıyor olduklarını düşünmekle, asıl İslamın bu olmadığını, İslamın bir şekilde bozulmuş, değiştirilmiş, dejenere edilmiş olduğunu düşünmekle, bunun doğrusunun elbet bir gün anlaşılacağını kendime telkin etmekle geçti bir kaç yıl. Sonra özeleştiri yapmak geldi aklıma. Ben mi biliyordum en iyisini ve doğrusunu? Kuran eğitimi almış, hayatının uzun yıllarını bunu ilim olarak kabul edip, ona harcamış onca insan ne düşünüyordu acaba? Ben hatalı olamaz mıydım? Elbette hatalıydım. Çünkü ben, bilerek ve araştırarak değil, kalbimden geçene, gönlümün arzu ettiğine göre inanıyordum. O zaman biraz daha ciddiyetle eğildim işe ve araştırmaya başladım. Araştırdıkça, ulemanın yazdıklarına, bildiklerine baş vurdukça bunu Kuran’la karşılaştırıp onaylattıkça gördüm ki, ben yanlış biliyorum. İslam, benim kafamda canlandırdığım, gönlümün hayalini kurduğuşey değil. İşin aslı hiç öyle değil....


Kuran’da tek başına ele alınıp okunduğunda sevgi ve merhamet ifadeleri taşıyan ayetler var elbette ama bunun tam aksi, kin, intikam ve öfke dolu olanları da var. Hem de bu kin ve öfke bazen Allah’tan insanlara yöneliyor, bazen de insanların başka insanlara karşı duymaları gereken duygular ve göstermeleri gereken davranış biçimleri olarak emrediliyor. Ve; Kuran’ın geneli, sevgi ve hoşgörüden tam anlamıyla yoksun, insani eğilim ve zaafları son derece fazla, insanların bizzat yaratıcısı olduğu iddia edilen Allah tarafından korkunç biçimde cezalandırılacağının anlatıldığı kara, kapkara bulutlarla kaplanmış bir kabusa dönüşüyor.


Kuran’ın ruhunu anlamaktan bahsetmişsin. Ben ruhunu onca yıl sonra nihayet anlayabildiğimi düşünüyorum. Daha önce, kendi aklımın şaşkınlığı ve bana yapılan telkinlerle, onun açık yeşil ve pembe, bulutlar gibi yumuşacık, anne kucağı gibi sevecen ve sımsıcak olduğunu düşünürdüm. Ulemanın bilgilerinden yararlanmaya başladığımda  (ki bu, bilgiyi kaynağından almak ve her konuyu ehlinden öğrenmek gerektiği gerçeğinin yüklediği zorunluluktur) Kuran’ın nasıl bir karabasan olduğunu daha iyi anlamaya başladım.


Sonra, bu bilgileri, kendi yaşam bilgilerimle kaynaştırmaya geldi sıra. Kuran ve İslam yaşamı düzenleyen hatta bizzat o yaşamın yaratıcısı olan Allah’ın kurallarını anlatan kaynaklar olduğuna göre, yaşamın çeşitli kıvrımlarının nasıl bir güzellik içerdiğini, bana anlamsız gelen bir çok olayın içyüzünü nasıl yakalayabileceğimi anlatacaktı bana. Tüm katılığına, acımasızlığına ve zaten asla, hiçbir devrede Allah’a yakıştıramamış olduğum o muhteşem despotluğa ve gaddarlığa rağmen belki de hayatın gerçek rengini bulabilecektim. İslam ve Kuran sonuç olarak bana hayatla ilgili, kendi bildiğim gerçeklerden başka bir gerçek daha gösteremediği gibi, bir çok doğruyu da göz göre göre silmeye, yerine saçma gerçekler koymaya başladı. Kuran zaten her şeye yetmiyordu. Bu alanlar için hadisler, sünnetler ve ulema görüşleri, fetvalar vardı. Tabi, bunlar Allah sözü değildi ama dinin büyük oranda bunlarla şekillendiğini, varlığını sürdürebildiğini gördüm.


İslam, benim vicdanım ve aklımla giriştiği savaşta en büyük kaybı, son din olduğu, evrensel olduğu, zamanlar üstü olduğu ve değiştirilemeyeceği dogmaları yüzünden verdi. Bu özelliklere sahip ve bir Tanrı’nın yaptığı ve onun gözetiminde süregiden bir dinin, ya bu özelliklerde olduğunu iddia etmemesi ya da gerçekten bu özelliklerde olması gerekirdi. Hem bunun iddiasında olmak, hem de bu iddiayla çelişmek, Tanrı denen bir varlığın kendisine atfedilen özellikleri ile de çelişmesi demekti ki, böyle bir Tanrı olamazdı. Ya da böyle biri Tanrı olamazdı. Allah sözü olduğu ve zamanlar üstü olduğu iddia edilen Kuran, en azından bizim zamanımıza uymayan, yakışık almayan veya hiçbir şekilde bizleri ilgilendirmeyen hükümler ve talimatlar içeriyor ve Kuran sonsuza kadar değişmeyecek. Evrensel olduğu iddia edilen Kuran, bugünkü dünyaya bile yetemiyor, eksik kalıyor, ulema tarafından yorumlarla, fetvalarla desteklenmek zorunda kalıyor ve Kuran sonsuza kadar değişmeyecek.


Allah’ın sözleri olduğu iddia edilen Kuran İslamı anlatmaya yetmediği için, bildiğin gibi sünnetler, hadislerle destekleniyor. Elbette zaman içinde onlar da yetmiyor, boşluklar ulemanın yorumları ve fetvalarıyla dolduruluyor. Hükümlerinin asla değişmeyeceği söylenen Kuran, peygambere üvey oğlunu karısından boşatıp kendisinin evlenebileceğini söylüyor ama bunu günümüzde ne yapan var, ne de hoş gören. Yine zamanlar üstü olduğu söylenen Kuran, peygamber karılarına hitabediyor ve yalnız onlar için geçerli kurallar koyuyor, bazen sadece peygamber için geçerli kurallardan sözediyor. Bunlar bugün kimseyi ilgilendirmiyor, bağlamıyor. Bu durumda belki 1400 yıl sonra, bizi bugün ilgilendiren birçok hüküm hiç kimseyi ilgilendirmiyor hale gelecek. Dinin koyucusu ve alemlerin yaratanı olan Allah o kadar eksik bırakıyor ki yarattığı dini, sonradan gedik doldurmaya uğraşan ulemanın beşeri kıt aklı birçok hata yapıyor bu esnada. Örneğin İslamın felsefesini oluşturan Allah’ın nitelikleri, yaratıcılığıyla çelişir oluyor. Kaçınılmaz bir biçimde "Allah'a ait" olarak algılanan "hatalar" için insan aklından çıkma gerekçeler bulunuyor. Hatta Kuran bile insan aklının yetersiz eğitimle düzleşmeye yüz tutmuş kıvrımlarından kayıp gelen yorumlarla esnetiliyor, değiştiriliyor, çarpıtılıyor, uyduruluyor (uyumlu hale getiriliyor).


Konuyu çok uzun bir biçimde ele aldım galiba, sıkldığını hissettim. Başka bir mektupta yine dertleşirim. Mektubunu özlemle bekliyorum, sevgili dostum, kardeşim.



Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/2/2007 - Dostuma Mektuplar 1

Kategori: Din ve inanc

Sevgili Kardeşim R....


Benim dinlerle, bu coğrafyada yaşayan ve yaşayacak bir insan olduğum için de özellikle ve ağırlıkla İslamla olan problemim şu: İslam, (aslını astarını, gerçeğini, doğrusunu bir tarafa bırak, realiteden bahsediyorum) siyasete alet olmuş, insanlara ızdırap kaynağı, hüküm sürdüğü ülkelerdeki insanları yoksulluğa, adaletsizliğe, köleliğe, haksızlığa, hastalıklara ve ölüme sürükleyen, diğer dinlerin ve müslüman olmayan diğer ülkelerin manipülasyonuna açık, hazır ve istekli, insanları doğduklarından ölene kadar hiç bir şey karşılığında kullanan, bunun karşılığını ancak ölerek göreceklerini empoze eden bir şeytani enstrüman...


İnsanların bir seferliğine ve seçeneksiz, tekrarsız, düzeltmesiz olarak yaşamak zorunda oldukları tek şansları olan bu hayatlarını cehenneme çevirmek için hiç bir engel, mazeret ve acıma tanımayan bir sistem...


Bu sistemden dünya çıkarlarını temin eden başka insanlara zenginlik ve iktidar sağlayan acımasız şeytani bir maşa. Benim, yüzüne bakarken içimin titrediği, bir gülücüğüne canımı veresim gelen dünyalar güzeli kızımı kara çarşaflara sokup, pislik içinde, cahil bir hayvanın dördüncü karısı veya yirminci cariyesi yapmaya uğraşan bir canavar...


1450 yıl önceki ilkel Arapların ilkel putperest geleneklerini, asla değiştirilemez kutsal emirler diye önüme sürüp, benim, sevdiklerimin ve ülkemin (ki benim dedem onun için kanını döktü) dünya gerçeklerinden ve her türlü medeni nimetten yoksun ve cahil birer köle olarak kalmamızı, bundan çıkar ve zenginlik sağlayacak olanları hiç farketmeden ve bu durumdan hiç şikayet etmeden, yani sorun çıkarmadan sağılmamızı sağlayacak koşulları empoze eden emperyalizm tuzağı...


Bu kutsal(!) sevgi(!), kardeşlik(!) ve hoşgörü(!) dinini, yaptıkları gözler önündeyken, saklanamayacak kadar apaçık ve kötüyken, yine de beni ve diğer insanları aptal, anlamaz yerine koyarak, İslamın, onun Tanrısının ve koyduğu kuralların bana mutluluk vereceğini iddia eden ve bunun için ısrar eden soysuz asalak kan emicilere de hoşgörü ve anlayış beslemiyorum. Bu yüzden, Kuran dedikleri Arap uydurmasının tüm tutarsızlıklarını, tüm ahlaksızlıklarını, yüzlerine vurmamak için bir neden bulamıyorum. Bir çoğu, İslamın köle düzeninin rant yiyicilerinden oldukları için, bunları zaten biliyorlar ama kendilerinden başkalarının da bunu bilmesi, hele hele bilmeyenleri uyarması, asla kabul edemeyecekleri, düzenleri için büyük tehlike oluşturan bir durum. Bu yüzden, küfür ediyorlar, tehdit ediyorlar, hatta çok fazla öne çıkan, topluma sesini duyuran olursa, öldürüyorlar. Dinciler ya da bu sistemden beslenen diğer asalaklar tarafından öldürülen insanlarımızı, bilim adamlarımızı mutlaka biliyorsundur, hatırlıyorsundur.


İşte, ben de, kızımın insan gibi onurlu bir hayat sürebilmesi için bu mücadeleyi verme kararı aldım. Bu gün, bilsem ki ölürsem o kurtulacak, ülkem kurtulacak, emin ol tereddüt bile etmem, boynumu kendim uzatırım önlerine. Şu anda bu yazdıklarımı okurken, boynumu  hayal etmekten bile büyük zevk duyanlar var, emin ol.


Neyse, sanırım düşündüklerimi sana aktarabildim. Çünkü anlayabileceğini biliyorum. Sen, benim hiç bir sorunum olamayacak, samimi, art niyet taşımadan inanan insanlardansın. Ülkemdeki inananların büyük çoğunluğu gibi... Seninle hiç bir sorunum yok, sana ve inanç biçimine saygı besliyorum. Ancak, bugün sahnede rol almış olan İslam, şeytani bir maşadan başka hiç bir şey değil.


Görüşmek üzere.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Öyküler, yorumlar, teoriler.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Arşiv
ateistforum
ateistplatform
Kuran'ın Allahı

Kategoriler